top of page

Kadın Cinayetleri, Sahiplik Anlayışı ve Boşanma Ehliyeti.

13 Eki
6 dakikada okunur

Bir kadının ayrılmasını engellemeye bu kadar istekli olan toplum, onun öldürülmesini engellemek için aynı kararlılığı neden gösteremiyor?





Bir kadının evliliğe girmesini kutlayan toplum, o evlilikten çıkmak istemesini neden tehdit gibi algılar? Neden evlilik yetişkin kararı sayılır da ayrılmak istediğinde aynı insanın iradesi sorgulanır? Kadın cinayetlerini konuşurken bu çelişkiye bakmamız gerekiyor. Şiddetin sorumlusu faildir; fakat şiddeti önlemek, failin perde arkasındaki davranışlarının hangi ilişkisel ve toplumsal koşullarda güç kazandığını da anlamamızı gerektirir.


“Bize gelinliğiyle gelen, kefeniyle çıkar” gelişi güzel söylenmiş bir söz müdür? Bir kadın gelinliğiyle girdi diye o evden kefeniyle mi çıkmalı?


Bu söz, evliliğin sürmesine ilişkin bir temenniden çok daha fazlasıdır. Kadının ayrılma ihtimalini ortadan kaldırır; hayatının geri kalanını, içinde ne yaşanırsa yaşansın, o evliliğe bağlar. Sözün kendisinin cinayete yol açtığını bilimsel olarak ileri süremeyiz. Ancak içerdiği anlamı sorgulamalıyız.


Bir insanın evlilikten çıkabilmesinin koşulu neden ölümü olsun?


Kadın cinayetlerinin sorumlusu sadece kadınlar değildir. Evlenmeleri, ayrılmaları, barışmaları veya daha önce gidememeleri şiddetin sorumluluğunu onlara yükleyemez. Bu yazının meselesi, failin sorumluluğunu “kültür böyle” diyerek dağıtmak değil; kadının özgürlüğünü sınırlayan kabullerin neden hâlâ gelenek, aile ve namus adına korunduğunu incelemektir.

Geçmişten günümüze aktarılan anlayışları değerlendirirken bütün aileleri ve dönemleri aynılaştırmak doğru olmayacaktır. Kültür değişmez bir bütün değildir; dayanışmayı güçlendiren değerleri, eşitsizliği koruyan kabulleri de içinde barındırabilir. Ancak davranışın kabul görmesi onu her zaman haklı ve uygulanabilir kılmaz. Bir geleneğin kimlere güvence sağladığını, kimlerin hareket alanını daralttığını görebilmemiz gerekir.

Katı cinsiyet rollerinde erkek ailenin karar vereni, kadın ise düzeni sürdürmek için uyum göstermesi beklenen kişi olarak konumlandırılabilir. Böyle bir anlayışta kadının itirazı, iki yetişkin arasındaki görüş ayrılığı olarak değerlendirilmeyecek; otoriteye itaatsizlik, aileye sadakatsizlik veya evliliği tehdit eden bir davranış olarak yorumlanacaktır. Burada sorun, yalnızca kimin son sözü söylediği değil, kimin kendi hayatı hakkında söz söyleme hakkının tartışmaya açıldığıdır.


Dünya Sağlık Örgütü, kadına yönelik şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bulunduğunu vurgular. Erkek ayrıcalığını destekleyen, kadınların özerkliğini sınırlayan normlar ve ilişkideki kontrol davranışları da ele alınması gereken etkenler arasındadır (DSÖ, 2026). Buradan çıkarılabilecek sonuç, her geleneksel ailenin şiddet ürettiği değil; eşitsizliği normalleştiren kabullerin, şiddetin kabul edilebilir görülmesine veya gözden kaçırılmasına elverişli bir zemin oluşturabildiğidir.

“Yozlaşmış kültür” derken benim sorguladığım: Aileyi koruma iddiasıyla insanın güvenliğini geri plana atan anlayıştır. Bir evliliğin sürmesi, içindeki insanın korkmadan yaşayabilmesinden daha önemli hâle geliyorsa, korunan değerin ne olduğunu yeniden düşünmeliyiz.

Namus kavramı sadece kadına mı özgüdür?

Bir insanın itibarı kendi davranışlarıyla ilişkilendirilir. Ancak cinsiyete dayalı namus anlayışında erkeğin veya ailenin itibarı kadının davranışlarına bağlanabilir. Kadının kıyafeti, cinselliği, kimlerle görüştüğü ve evlilikte kalıp kalmadığı başkalarının saygınlığının ölçüsü hâline getirilebilir. Kadın böylece yalnızca kendi hayatından değil, çevresinin nasıl göründüğünden de sorumlu tutulmuş olur.

Bu mantıkta ayrılık, “Artık bu ilişkide olmak istemiyorum” diyen bir insanın kararı olarak duyulmayacak, “Beni küçük düşürdü” veya “Ailemizi utandırdı” şeklinde yorumlanacaktır. Kadının iradesi, erkeğin itibarına yönelik bir saldırı gibi algılandığında, şiddeti haklı gösteren açıklamalar için alan açılmış olur. Oysa bir insanın itibarı, başka bir insanı yanında tutabilme gücüyle ölçülemez.


Gul ve Schuster’in 2020 yılında yayımlanan araştırması, Türkiye, Almanya ve Birleşik Krallık’tan toplam 398 katılımcının evlilik içi tecavüze ilişkin yargılarını incelemiştir. Çalışmada, kocanın itibarının tehdit edildiği senaryolarda, üç ülke grubunda da mağduru suçlama ve faili daha az sorumlu tutma eğilimi artmıştır. Türkiye örnekleminde namus normlarının benimsenmesi, suçlama yargılarını açıklamada özellikle belirgin bulunmuştur.

Bu çalışma kadın cinayetlerini doğrudan incelemiyor, ülkelerin bütün nüfuslarını temsil ettiği de söylenemez. Ancak önemli bir mekanizmayı görünür kılmıyor mu? Şiddeti değerlendirirken failin incindiği düşünülen itibarını merkeze almak, mağdurun uğradığı ihlali geri plana itebilir. Bu nedenle “Namusuna dokundu” gibi açıklamaları yalnızca birer ifade olarak değil, sorumluluğun yönünü değiştiren yorumlar olarak da sorgulamalıyız.


Ayrıca katı kabuller yalnızca erkeklerin dilinde de yaşamıyor. Bazen bir anne kızına “Sabret”, bir akraba “El âlem ne der?”, bir komşu “Çocukların için katlan” diyebiliyor. Bunun nedenini anlamak için meseleyi kadınların birbirine destek olup olmamasına indirgemek yetersizdir. İnsanların hangi koşullarda hangi seçenekleri güvenli gördüğüne de bakmalıyız.

Deniz Kandiyoti’nin 1988 tarihli “Ataerkil Pazarlık” çalışması, kadınların farklı erkek egemen düzenler içinde güvenlik ve hareket alanı kazanmak için geliştirdikleri stratejileri ele alır. Bu yaklaşım, kadınların eşitsizliğe yalnızca edilgen biçimde maruz kalmadığını; sınırlı koşullar içinde pazarlık ve uyum yolları geliştirebildiğini gösterir.

Bu çerçeveyi ailelerin ayrılığa yaklaşımına uyguladığımızda, ekonomik güvencenin zayıf, boşanmanın damgalandığı ve aile desteğinin koşullu olduğu ortamlarda “Kal” öğüdünün bir korunma yolu gibi sunulabileceğini düşünebiliriz. Bu, kavramdan hareketle yaptığımız bir yorum; her annenin veya ailenin tutumunu açıklayan bir kural değildir.


Yine de kaçınılmaması gereken bir soru var: Kadını korumak için önerilen yol, onu korktuğu yerde tutuyorsa, bu koruma kimin ihtiyacına hizmet ediyor? Kadının hayatına mı, ailenin alıştığı düzenin sürmesine mi? Bir davranışın iyi niyetle aktarılması, sonuçlarının sorgulanmasını gereksiz kılmaz.

Şiddeti yalnızca öfke ile açıklamak da yeterli değildir.

“Bir anlık öfke”, “Çok seviyordu”, “Ayrılığı kaldıramadı.” Bu açıklamalar dikkati failin duygusuna yöneltir. İlişkilerde şiddeti anlamak için tek bir olaydan önce süreklilik gösteren kontrol davranışlarına bakmak gerekir. Telefonu denetlemek, görüşmeleri sınırlamak, paraya erişimi engellemek, takip etmek ve ayrılık ihtimalini tehditlerle bastırmak, kişinin bağımsız hareket etme alanını daraltabilir.

Burada kıskançlık, sevginin kanıtı sayılamaz. Çünkü bir duygunun varlığı, başka bir insanın özgürlüğünü kısıtlama hakkı vermez. Eşler arasında anlaşmazlık yaşanması ile birinin diğerini korkutarak yönetmesi aynı şey değildir. Kontrolün ve şiddetin bulunduğu ilişkilerde çözümü yalnızca kadının daha doğru konuşmasına veya daha anlayışlı davranmasına bağlamak, failin davranışından doğan sorumluluğu yine kadının omuzlarına yüklemektir.


Campbell ve arkadaşlarının 2003 yılında ABD’de 11 şehirde yürüttüğü vaka kontrol araştırması, partneri tarafından öldürülen 220 kadına ilişkin verileri, şiddete maruz kalmış ve hayatta olan 343 kadının verileriyle karşılaştırmıştır. Araştırmada, yüksek düzeyde kontrol uygulayan bir fail ile birlikte yaşama sonrasındaki ayrılığın bir arada bulunması, partner tarafından öldürülme açısından artmış riskle ilişkili bulunmuştur. Ölüm tehditleri ve failin ateşli silaha erişimi de önemli bulgular arasındadır.

Bu sonuçları Türkiye’deki bütün ilişkiler için aynı risk oranlarına çeviremeyiz elbette. Bir risk etkeni, tek başına her olayın nedenini açıklamaz. Fakat çalışmanın işaret ettiği nokta açık: Kadının ayrılmasını sorunun kaynağı gibi görmek yerine, failin denetim ve tehdit davranışlarını ciddiye almak gerekir. Ayrılık döneminde risk bulunması, kadının beraberlikte kalması gerekliliğini değil, ayrılma hakkının güvenli biçimde kullanılabilmesi için korumanın güçlendirilmesi gerektiğini anlatır.

Failin sorumluluğu ve toplumun görevi nedir?

Lori Heise’nin 1998 yılında ortaya koyduğu ekolojik çerçeve, kadına yönelik şiddeti kişisel, ilişkisel ve sosyokültürel etkenlerin etkileşimi içinde ele alır. Bu yaklaşım, tek bir kişilik özelliğinin veya kültürel kabulün bütün şiddet olaylarını açıklayamayacağını hatırlatır. Aynı zamanda yalnızca bireye odaklanmanın da eksik kalacağını gösterir.

Bir kadının yaşadığı tehdidi anlamak için failin davranışına bakarız. Güvenli biçimde ayrılabilmesi için ekonomik imkânlarını, destek ilişkilerini ve hizmetlere erişimini de düşünürüz. Tehdidin nasıl karşılandığını değerlendirmek için aileye, çevreye ve kurumlara bakarız. Bu düzeylerin birlikte incelenmesi cinayetin sorumluluğunu değil, önlemenin neden yalnızca kadının cesaretine bırakılamayacağını açıklar.


Kadına “Neden daha önce gitmedin?” diye sormadan önce, gidebileceği koşulları kurup kurmadığımızı sormalıyız. Barınma imkânı yokken, ekonomik kaynakları denetlenirken, yakınları geri dönmesini isterken ve tehdit altındayken ayrılmak, dışarıdan söylendiği kadar basit olmayabilir. Bunları anlamak için kadının kusursuz kararlar vermesini beklememize gerek yoktur. Korunma hakkı, doğru zamanda doğru tercihi yapmış olma ödülü değildir.

Boşanma ehliyetine sahip olmalıyız.

Bu ehliyeti, bilimsel bir tanı veya boşanmayı izne bağlayan bir belge olarak kullanmıyorum. Bu ifadeyle, eşin bağımsız iradesini tanıyabilme sorumluluğunu anlatıyorum. Birlikte kurulmuş geçmişi geleceğe el koymanın gerekçesi yapmamak; ayrılık acısını tehdide, fedakârlığı alacak hesabına dönüştürmemeliyiz diyorum.

İnsan üzülür, öfkelenir, reddedilmiş hisseder. Fakat bu duyguların hiçbiri başka bir insanın hayatı üzerinde hak doğurmaz. Evliliğe verilen emek, karşılığında eşin kalmasını zorunlu kılan bir borç değildir. Bir insanın ayrılma hakkı, diğerinin bu kararı makul bulmasına bağlı olamaz.

Bu sorumluluk aileler ve kurumlar için de geçerlidir. Kadının gitmesini engellemeye harcanan çaba, güvenliğini sağlamaya yönelmediğinde, evliliğin devamı insan hayatının önüne geçirilmiş olur. Neden şiddete uğrayan kadına “Yuvanı bozma” denirken, şiddeti uygulayana o yuvayı ne hâle getirdiği sorulmuyor? Neden kadının gitmesi aileyi dağıtmak sayılıyor da korkuyla kalması aile bütünlüğü olarak kabul ediliyor?

Toplumu aydınlatma sözleri, uygulamaları değiştirmeyi gerektirir.

Şiddetin yanlış olduğunu söylemek başlangıçtır. Ancak kıskançlığın sevgi, denetimin sahip çıkmak, itaatin saygı olarak sunulmasını ne yapacağız? Bir çocuğa ilişkide “hayır” cevabının kabul edilmesi gerektiğini öğretmek; bir ailede boşanmayı ahlaki başarısızlık gibi konuşmamak; tehdit altındaki kadının anlatısını küçümsememek, bu dönüşümün ciddi karşılıklarıdır.


DSÖ’nün 2025’te güncellenen RESPECT çerçevesi de önlemeyi tek bir müdahaleye indirgemez. Kadınların güçlenmesi, hizmetlerin sağlanması, yoksulluğun azaltılması, güvenli ortamlar, çocukların ve ergenlerin istismardan korunması, ilişki becerileri ve eşitsizliği sürdüren normların dönüştürülmesi birlikte ele alınır (DSÖ, 2025). Farkındalık çalışmalarını erişilebilir destekle ve etkili korumayla buluşturmak gerekir. Yalnızca “Git” demek yetmez; kişinin güvenle gidebileceği koşullar da oluşturulmalıdır.


Kadın cinayetleri karşısında duyduğumuz üzüntünün, kaybın ardından söylenen sözlerle sınırlı kalmasını kabul edemeyiz. Gelenek adına savunduğumuz hangi kabullerin kadının sesini kıstığını; aileyi koruyoruz derken kimin güvenliğini gözden çıkardığımızı sormak zorundayız. Bir anlayışın kuşaklar boyunca aktarılmış olması, onu gelecek kuşaklara sorgulamadan bırakmamız için yeterli neden değildir. Bir kadının gelinlikle girdiği evden çıkabilmesi için kefene ihtiyacı yoktur. Kendi kararı yeterlidir. Toplumun ve kurumların görevi, bu kararı güvenle yaşayabileceği koşulları sağlamaktır.

 

Sevgiler.





İlgili Kaynaklar

  1. Campbell, J. C., Webster, D., Koziol-McLain, J., Block, C., Campbell, D., Curry, M. A., Gary, F., Glass, N., McFarlane, J., Sachs, C., Sharps, P., Ulrich, Y., Wilt, S. A., Manganello, J., Xu, X., Schollenberger, J., Frye, V., & Laughon, K. (2003). Risk factors for femicide in abusive relationships: Results from a multisite case control study. American Journal of Public Health, 93(7), 1089–1097.

    https://doi.org/10.2105/AJPH.93.7.1089


  2. Gul, P., & Schuster, I. (2020). Judgments of marital rape as a function of honor culture, masculine reputation threat, and observer gender: A cross-cultural comparison between Turkey, Germany, and the UK. Aggressive Behavior, 46(4), 341–353. https://doi.org/10.1002/ab.21893


  3. Heise, L. L. (1998). Violence against women: An integrated, ecological framework. Violence Against Women, 4(3), 262–290. https://doi.org/10.1177/1077801298004003002


  4. Kandiyoti, D. (1988). Bargaining with patriarchy. Gender & Society, 2(3), 274–290. https://doi.org/10.1177/089124388002003004


  5. Dünya Sağlık Örgütü. (2026, 18 Haziran). Violence against women. https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/violence-against-women

    Dünya Sağlık Örgütü. (2025). RESPECT women: Preventing violence against women (2. baskı). https://www.who.int/publications/i/item/9789240117020


Yorumlar


bottom of page